asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. irfan asaletini kaybetti. hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür. genç kuşaklar, Batının bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. hoca öğretmez,yetiştirir, aydınlatır, üretir. öğrenci ne demek? talebe isteyendir;isteyen arayan, susayan. Cemil Meriç
talebe isteyendir;isteyen arayan, susayan
"intizar, eşeddu mine'n-nar"
İşte Eylül de bitti.
Ve sen hâlâ gelmedin.
Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından.
Gözyaşından bir deniz getirecekti seni.
"Aah"ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardınsıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.
Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.
Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?
Bilseydim, aylardan Eylül'ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?
Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.
Acın geldi, sancın geldi.
"Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?" demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.
Nemrud'un geldi, ateşin geldi.
Maskelere dönüşmüş yüzün ve bin bir türlü sahte eşin geldi.
Yokluğun, güzün ve kışın geldi.
Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.
Firavun'un geldi, Haman'ın geldi, Karun'un geldi, fakat Harun'un gelmedi.
Şeytan'ın geldi, Tufan'ın geldi, Kenan'ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.
Bak, sevdanı süpürüyor Firavun'un çöpçüleri.
Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.
Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer'i çağırıyorlar.
Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagu gibi, kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.
Zavallılar!
Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.
Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.
Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.
Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkum ediyorlar.
Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh'un yer-gök kardeşleri, İbrahim'in ateş kardeşi, Musa'nın asası gibi.
Onlar, senin uğruna çektiğimiz her "aah"ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar... öğrenecekler.
Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.
Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun'un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.
Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.
Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.
Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.
Doğru ya; "mehir bedelini" ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?
Ama keffaretimiz, yokluğunun dehşetine buca zaman katlanmak olsun.
Bu acıyı mehre bedel kabul et.
Bilir misin "intizar, eşeddu mine'n-nar"dır?
Bekletme ki, bekleniyorsun.
Mustafa İslamoğlu
acı
seni de vururlar bir gün ey acı
uçuşup durduğun kanatlarından
sazın sözün türkülerin tükenir
ellerin koynunda kalakalırsın
şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
gül açan yüzlerimizde
göğeriyor rengin senin de
biz seni
tâ eskiden tanırız hani
göğüslerimize taş olur inerden
avuçlarımızda hira dağıydın
al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
akdeniz rüzgarlarına karışan sendin
biliyorum
hiçbir tarıh yazmayacak ve bir
sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
göbek bağı anasından henüz çözülmemiş
bebelerimize mitralyözlerin okyanus ötesinden
ayarlandığını
seni de yakarlar bir gün ey acı
bir taptuk kul gözlerinden vurursa
parmakların eğri ağaç tutmaz
çığlıkların çağlar aşar duymazsın
ve ben biliyorum
örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı
ve ibrahim'in baltasını
biliyorum
nereden başladı bu kesik dans
ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü
insanlar kim?
kim kimin yanında
kim kimin karşısında
meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim?
üsküdür kız lisesinde okuyan genç kız
çantasında kimin fotoğrafını taşıyor
kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar
neden gülüyorlar ki
seni de vururlar bir gün ey acı
filistin'de sapan taşlı çocuklar
dalın, kolun, fidelerin, budanır
kuru bir kütükle kalakalırsın
öyle bakmayın balkonlarınızdan
fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu,
damarlarımızı yırtıyor
tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları
pompalıyor yüreğimize
pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
çeçenya'da yiğitler
inancın emeğin/ve aşk'ın
kılcal damarlarına ulanıp sustular...
ve ne bağdat'tan
ne şam'dan
ne mekke'den
ne diyarıbekir'den
ne istanbul'dan
ne buhara'dan
bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi
duymuyor
seni de vururlar bir gün ey acı
halepçe'de soldurulmuş gül gibi
bu sevdaya düşsen, sen de yanarsın
suskun, sıcak, uzun yaz geceleri
ve siz
ey analar,
hani siz, gecelerinizi böler, çocuklarınıza ninniler
söylerdiniz
hani siz, fatihler doğururdunuz...
gelin-kızların giysileri kirletildi
çocuklar hep yetim kaldı
'elem yecidke yetimen feava'
ve ben biliyorum
ben biliyorum
istanbul'un
bağdat'ın
diyarıbekir'in
mekke'nin
buhara'nın
birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü/sonra
ey insan
ey insanlık
ayağa kalk
kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
boyunları gövdelerinden ayrılmış insanları
gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu
çocukları
gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
ve bir gün
bu dünya
gül bahçesine dönecek
bunu böyle bilin/ ve
unutmayın
ferman karaçam
utanır ıslanmış köseleden hepsi
yalnız arayan bilir acımasını
aramamak acımamak demektir
küçümsenecekse
memnuniyet küçümsenmelidir
dünyanın dönmekten memnuniyeti
insanların utancı dünyaya dönüşmekten
insanlar;
onların birer kırba hepsi
dış tarafları köseledir
hepsi içinde taşır içilecek şeyi
utanır ıslanmış köseleden hepsi
sahipsiz bir utanç hepsi...
kanatlarımda kurşun izleri
kanatlarında kurşun izleri
adamsan
sakındır kendini
apansızın çakan şimşekten
ilk ya da artçı zelzeleden
az gelişmiş ülke çocukları gibi
aç,isyankar,balçık,mecnun,şehit
sakındır kendini
bir gönül kuyusuna hicretten
hesapsız sevdalardan
sakındır hadi
adamsan
anamsan
niye namsız bıraktın beni
daha dördümde hem
ki senin sabır özünde secdeydi yüzüm
çok önce terkettim
kimyasal sözlerini iblisin
kuşatmalarını bombalarını
görmeden Bosna'yı Kosova'yı
Filistin'i Çeçenistan destanını
okumadın mektuplarım da aşkı
anlardın aslında
bekleseydin dünyanın kırkını
mesela ruhumu gemilere terkettiğimi
gülüşümde trenler eskittiğimi anlardın
bekleseydin okçular tepesini
anamsan silerdin
kanatlarım daki kurşun izlerini
gidebilirsen git istersen
hangi şehir bir kuşu azad etti
iblisten beri
iblisten beri ademin hali nicedir
hangi adresler ihbarsız durdu
çalımsız bir sevginin fotoğrafını kim çekti
hurafelere vahiy şerhini düşen kim
adamsan
anla ki burası dünya
istersen oyalan
cefa her adem için farz-ı ayn'dir
aşk devrimine dairse farz-ı kebir
adamsan anlasaydın işte
cennetliklerin pek azının çağındasın
adamsan
yaşa hadi
özgürlüğün gözlerin de ölüm nedir
çocuk yürekleriyle
yeni dünya iblislerine
adamsan dur işte
''cihanı hiçe satan bir aşkla''
İmam'dan devrimci bir zikir ve bakışla
Gandi'den keskin bir kavrayışla
sakındır kendini
adamsan
şehir iblislerinin kirlerinden
kinlerinden mağaraların
sakındır kendini
cefasından aşkın
yada Çeçen bir gövdenin parçalanmış başı gibi
kefenine baş koy
ortadoğulu bir çobanın çocukları gibi
yüreğine aşk koy
izzet saldamlı
merdiven sancıları
Kaç basamak çıktım?
Ve bilmem kaç intihar...
Ayakkabılarım eridi ve ayaklarım.
Gücüm çoktan tükendi,
Cebimde para gibi.
Bilmem hangi asiti dökerek ayaklarıma zaman?
Hangi yeni basamakta,
Hangi yeni intihar?
Sen acının hangi türlüsüsün ey hayat?
Ben hangi günahın müdavimi.
Tenimde son basamak gibi büyüyen ne varsa.
Artık yürümeye tövbe,
Ve merdivenlere...
İçimde bir umut kalsa ne olurdu,
Ölmeden ölmelerime?
Hangi basamağa adımımı atsam,
Bir çocuğun karanlığa gömülmesi gibi ürkek.
Sen hangi avcının namlusundasın hayat?
Toplu ölümlere bir köşede gülerek...
Meksika Sınırı
Almancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde
kovboylar hep Meksika sınırına giderdi
kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi
Meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere
hep hapiste olurlardı nedense
hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım
saf tutmak istediğim namazda omuz omuza
hapse düşersin derlerdi
tutup ciğerimden yazsam
en sevdiğim filim artısı
hapsi boylardı illaki
filmin en güzel yerinde
camimizin imamı
edebiyat öğretmeni
Meksika sınırımız olmadığından belki
ortasında dururlardı
en can alıcı lafın
bir damar kabarırdı cümlelerinde
Meksika sınırı olsaydı Türkiye’min
On dokuz yaşımda sevdiğim kızla
atlar geçerdim sınırı kimse dokunamazdı
yerine Gayrettepe’de dayaklar yedim
günlerce uyutmadılar siyasi şubede
şimdi
Meksika sınırına iki saat mesafede
tekrarlayıp duruyorum kendi kendime
bir Meksika sınırı lazım her memlekete
Meksika’nın kendisine de.
Mehmet Efe
Mataramda Tuzlu Su
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum
görenler “üstünde iyi duruyor” derdi her bakışta
askerken kantinden satın aldığım cep aynası
bazı geceler çıkarken
uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta
gibi lükslerim de burda kalacak
siparişi yargıcılar tarafından verilmiş
bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya
taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım
burada bitti artık işim, ocağım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim
Yasamak carpısı!
Kopmamış birer çığlık diyesilerdi bize
Verilmemiş birer söz
Daha hiç çıkılmamış
Alnımız birer sayıltı
Azalarımız yerli yerine sağlam çakılmamıstı
Bir çift göz, bir yumruk yürek arasında
Darma dumandık
Küşümle kapanırdı yüzümüz
Çünkü kazınmıştı oraya yekten
Baskalarına ait bir carpı
Yasamak carpısı derlerdi buna, yasamak carpıntısı (İsmet Özel)




