< dar'ul-meçhul - Blogcu - Sayfa 3





talebe isteyendir;isteyen arayan, susayan

asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. irfan asaletini kaybetti. hafızaya çakıl taşı gibi saplanan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: kültür.  genç kuşaklar, Batının bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor. hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. hoca öğretmez,yetiştirir, aydınlatır, üretir. öğrenci ne demek? talebe isteyendir;isteyen arayan, susayan.

 Cemil Meriç

ya eyyühennas

EY INSAN! nedir seni lütuf sahibi RABBinden uzaklastıran, seni yaradan ve varlık amacına uygun olarak sekillendiren,tabiatını adil ölçüler içinde olusturan, ve seni diledigi sekilde bir araya getiren (RABBinden) ??? 

                                              infitar (6,7,8)

 

"intizar, eşeddu mine'n-nar"

İşte Eylül de bitti.
Ve sen hâlâ gelmedin.
Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından.
Gözyaşından bir deniz getirecekti seni.

"Aah"ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardınsıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.
Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.
Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?
Bilseydim, aylardan Eylül'ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?
Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.
Acın geldi, sancın geldi.
"Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?" demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.
Nemrud'un geldi, ateşin geldi.
Maskelere dönüşmüş yüzün ve bin bir türlü sahte eşin geldi.
Yokluğun, güzün ve kışın geldi.
Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.
Firavun'un geldi, Haman'ın geldi, Karun'un geldi, fakat Harun'un gelmedi.
Şeytan'ın geldi, Tufan'ın geldi, Kenan'ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.
Bak, sevdanı süpürüyor Firavun'un çöpçüleri.
Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.
Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer'i çağırıyorlar.
Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagu gibi, kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.

Zavallılar!
Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.
Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.
Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.
Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkum ediyorlar.
Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh'un yer-gök kardeşleri, İbrahim'in ateş kardeşi, Musa'nın asası gibi.
Onlar, senin uğruna çektiğimiz her "aah"ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar... öğrenecekler.
Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.
Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun'un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.
Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.
Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.
Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.
Doğru ya; "mehir bedelini" ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?
Ama keffaretimiz, yokluğunun dehşetine buca zaman katlanmak olsun.
Bu acıyı mehre bedel kabul et.
Bilir misin "intizar, eşeddu mine'n-nar"dır?
Bekletme ki, bekleniyorsun.
Mustafa İslamoğlu

acı

seni de vururlar bir gün ey acı
uçuşup durduğun kanatlarından
sazın sözün türkülerin tükenir
ellerin koynunda kalakalırsın

şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı
gül açan yüzlerimizde
göğeriyor rengin senin de

biz seni
tâ eskiden tanırız hani
göğüslerimize taş olur inerden
avuçlarımızda hira dağıydın

al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde
akdeniz rüzgarlarına karışan sendin

biliyorum
hiçbir tarıh yazmayacak ve bir
sır gibi kalacak yakılan kitaplarda
göbek bağı anasından henüz çözülmemiş
bebelerimize mitralyözlerin okyanus ötesinden
ayarlandığını

seni de yakarlar bir gün ey acı
bir taptuk kul gözlerinden vurursa
parmakların eğri ağaç tutmaz
çığlıkların çağlar aşar duymazsın

ve ben biliyorum
örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı
ve ibrahim'in baltasını
biliyorum

nereden başladı bu kesik dans
ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü
insanlar kim?

kim kimin yanında
kim kimin karşısında

meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim?
üsküdür kız lisesinde okuyan genç kız
çantasında kimin fotoğrafını taşıyor
kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar
neden gülüyorlar ki


seni de vururlar bir gün ey acı
filistin'de sapan taşlı çocuklar
dalın, kolun, fidelerin, budanır
kuru bir kütükle kalakalırsın

öyle bakmayın balkonlarınızdan
fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu,
damarlarımızı yırtıyor
tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları
pompalıyor yüreğimize

pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken,
çeçenya'da yiğitler
inancın emeğin/ve aşk'ın
kılcal damarlarına ulanıp sustular...
ve ne bağdat'tan
ne şam'dan
ne mekke'den
ne diyarıbekir'den
ne istanbul'dan
ne buhara'dan
bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi
duymuyor

seni de vururlar bir gün ey acı
halepçe'de soldurulmuş gül gibi
bu sevdaya düşsen, sen de yanarsın
suskun, sıcak, uzun yaz geceleri

ve siz
ey analar,
hani siz, gecelerinizi böler, çocuklarınıza ninniler
söylerdiniz
hani siz, fatihler doğururdunuz...

gelin-kızların giysileri kirletildi
çocuklar hep yetim kaldı

'elem yecidke yetimen feava'

ve ben biliyorum
ben biliyorum
istanbul'un
bağdat'ın
diyarıbekir'in
mekke'nin
buhara'nın
birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü/sonra
ey insan
ey insanlık

ayağa kalk

kolları ve bacakları budanmış delikanlıları
boyunları gövdelerinden ayrılmış insanları
gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu
çocukları

gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin
ve bir gün
bu dünya
gül bahçesine dönecek
bunu böyle bilin/ ve
unutmayın

ferman karaçam

 

utanır ıslanmış köseleden hepsi


yalnız arayan bilir acımasını

aramamak acımamak demektir

küçümsenecekse

memnuniyet küçümsenmelidir

dünyanın dönmekten memnuniyeti

insanların utancı dünyaya dönüşmekten

insanlar;

onların birer kırba hepsi

dış tarafları köseledir

hepsi içinde taşır içilecek şeyi

utanır ıslanmış köseleden hepsi

sahipsiz bir utanç hepsi...

LAILAHE ILLALLAH MUHAMMEDEN RASULULLAH

kanatlarımda kurşun izleri

kanatlarında kurşun izleri

adamsan

sakındır kendini

apansızın çakan şimşekten

ilk ya da artçı zelzeleden

az gelişmiş ülke çocukları gibi

aç,isyankar,balçık,mecnun,şehit

sakındır kendini

bir gönül kuyusuna hicretten

hesapsız sevdalardan

sakındır hadi

adamsan

 

anamsan

niye namsız bıraktın beni

daha dördümde hem

ki senin sabır özünde secdeydi yüzüm

çok önce terkettim

kimyasal sözlerini iblisin

kuşatmalarını bombalarını

görmeden Bosna'yı Kosova'yı

Filistin'i Çeçenistan destanını

okumadın mektuplarım da aşkı

anlardın aslında

bekleseydin dünyanın kırkını

mesela ruhumu gemilere terkettiğimi

gülüşümde trenler eskittiğimi anlardın

bekleseydin okçular tepesini

anamsan silerdin

kanatlarım daki kurşun izlerini

 

gidebilirsen git istersen

hangi şehir bir kuşu azad etti

iblisten beri

iblisten beri ademin hali nicedir

hangi adresler ihbarsız durdu

çalımsız bir sevginin fotoğrafını kim çekti

hurafelere vahiy şerhini düşen kim

adamsan

anla ki burası dünya

istersen oyalan

cefa her adem için farz-ı ayn'dir

aşk devrimine dairse farz-ı kebir

adamsan anlasaydın işte

cennetliklerin pek azının çağındasın

 

adamsan

yaşa hadi

özgürlüğün gözlerin de ölüm nedir

çocuk yürekleriyle

yeni dünya iblislerine

adamsan dur işte

''cihanı hiçe satan bir aşkla''

İmam'dan devrimci bir zikir ve bakışla

Gandi'den keskin bir kavrayışla

sakındır kendini

 

adamsan

şehir iblislerinin kirlerinden

kinlerinden mağaraların

sakındır kendini

cefasından aşkın

yada Çeçen bir gövdenin parçalanmış başı gibi

kefenine baş koy

ortadoğulu bir çobanın çocukları gibi

yüreğine aşk koy

                                 izzet saldamlı

 

merdiven sancıları

Kaç basamak çıktım?
Ve bilmem kaç intihar...
Ayakkabılarım eridi ve ayaklarım.
Gücüm çoktan tükendi,
Cebimde para gibi.
Bilmem hangi asiti dökerek ayaklarıma zaman?
Hangi yeni basamakta,
Hangi yeni intihar?

Sen acının hangi türlüsüsün ey hayat?
Ben hangi günahın müdavimi.
Tenimde son basamak gibi büyüyen ne varsa.
Artık yürümeye tövbe,
Ve merdivenlere...
İçimde bir umut kalsa ne olurdu,
Ölmeden ölmelerime?

Hangi basamağa adımımı atsam,
Bir çocuğun karanlığa gömülmesi gibi ürkek.
Sen hangi avcının namlusundasın hayat?
Toplu ölümlere bir köşede gülerek...

 

Meksika Sınırı

hep bir Meksika sınırım olsun isterdim,

Almancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde

kovboylar hep Meksika sınırına giderdi

kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi

Meksika sınırı isterdim en sevdiğim şairlere

hep hapiste olurlardı nedense

hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım

saf tutmak istediğim namazda omuz omuza

hapse düşersin derlerdi

tutup ciğerimden yazsam

en sevdiğim filim artısı

hapsi boylardı illaki

filmin en güzel yerinde

camimizin imamı

edebiyat öğretmeni

Meksika sınırımız olmadığından belki

ortasında dururlardı

en can alıcı lafın

bir damar kabarırdı cümlelerinde

Meksika sınırı olsaydı Türkiye’min

On dokuz yaşımda sevdiğim kızla

atlar geçerdim sınırı kimse dokunamazdı

yerine Gayrettepe’de dayaklar yedim

günlerce uyutmadılar siyasi şubede

şimdi

Meksika sınırına iki saat mesafede

tekrarlayıp duruyorum kendi kendime

bir Meksika sınırı lazım her memlekete

Meksika’nın kendisine de.

                       Mehmet Efe

 

Mataramda Tuzlu Su


West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!

Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Beyazların yöresinde nasibim kalmadı

yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim

zorbaların arasında tehlikeli bir nifak

uyrukların arasında uygunsuz biriyim

vahşetim

beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı

kendime dünyada bir

acı kök tadı seçtim

yakın yerde soluklanacak gölge bana yok

uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Uzak nedir?

Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için

gidecek yer ne kadar uzak olabilir?

Başım açık, saçlarımı ikiye

ortadan ayırdım

kimin ülkesinden geçsem

şakaklarımda dövmeler beni ele verecek

cesur ve onurlu diyecekler

halbuki suskun ve kederliyim

korsanlardan kaptığım gürlek nara

işime yaramıyor

rençberlerin o rahat

ve oturmuş lehçesinden tiksinirim

boynumda

bana yargı yükleyenlerin

utançlarından yapılma mücevherler

sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin

mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok

uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum

görenler “üstünde iyi duruyor” derdi her bakışta

askerken kantinden satın aldığım cep aynası

bazı geceler çıkarken

uçarı bir gülümseyişle takındığım muşta

gibi lükslerim de burda kalacak

siparişi yargıcılar tarafından verilmiş

bu hayattan ne koku, ne yankı, ne de boya

taşımamı yasaklayan belgeyi imzaladım

burada bitti artık işim, ocağım yok

uzun yola çıkmaya hüküm giydim

                        ismet özel


Yasamak carpısı!


Kopmamış birer çığlık diyesilerdi bize

Verilmemiş birer söz

Daha hiç çıkılmamış           

Birer iskeleydi bedenlerimiz  

Alnımız birer sayıltı

Azalarımız yerli yerine sağlam çakılmamıstı

Bir çift göz, bir yumruk yürek arasında

Darma dumandık

Küşümle kapanırdı yüzümüz

Çünkü kazınmıştı oraya yekten

Baskalarına ait bir carpı

Yasamak carpısı derlerdi buna, yasamak carpıntısı (İsmet Özel)

 

 


 

« Önceki :: Sonraki »

Bize destek vermek için tiklayiniz..